FacebookTwitterGoogle Bookmarks

İrfan KARAOĞLU ..::SAHTE KUR'AN::..

SAHTE KUR’AN YAPMA HEVESİ

Bismillah

“De ki: Andolsun, bu Kur'an'ın bir benzerini ortaya koymak üzere insanlar ve cinler bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler.” (İsra Suresi, 17/88. ayet)

Kur’an böyle meydan okuyup benzerinin meydana getirilemeyeceğini, buna hiç kimsenin güç yetiremeyeceğini söyler

“33. Yahut "Onu kendisi uydurdu!" mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmezler. 34. Eğer doğru iseler onun benzeri bir söz getirsinler.” (Tur Suresi, 52/33 ve34)

Sonra hakaretini artırarak Kur’an’dakine benzer on sure bile getirilemeyeceğini söyler.

“Yoksa, "Onu (Kur'an'ı) kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi (yardıma) çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin.” (Hud Suresi, 11/13)

Son olarak inkarcılarını iyice rezil ederek tek bir sure için meydan okur.

“Yoksa, Onu (Muhammed) uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer sizler doğru iseniz Allah'tan başka, gücünüzün yettiklerini çağırın da (hep beraber) onun benzeri bir sûre getirin.” (Yunus Suresi, 10/38)

23. Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.

24. Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır. ( Bakara Suresi 2/ 23-24)

Bir an için bu ayetlerin muhataplarının düştüğü durumu anlamaya çalışalım. İnanmayacaksın, İslam’ı inkar edeceksin, Kur’an’ın Allah kelamı olmadığını söyleyeceksin. O zaman bu kitabın 632 yılında vefat eden Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından yazıldığı anlamına gelen iddiada bulunacaksın. Sonra, 1400 senedir Kur’an-ı Kerim’in yukarıdaki hakaretlerini sineye çekeceksin. Ya da ben de/biz de yazarız deyip meydana çıkacaksın, bir şeyler söyleyecek, yazacak sonra bu yazdıkların yüzünden bütün insanların maskarası olacaksın. Aslında bu konunun 1400 yıllık kısa tarihi ve özeti budur.

Arap edebiyatının altın devri sayılan ilk peygamberlik günlerinde Araplar, aralarından birinin, söz sanatlarında kendilerine üstün geldiği zaman, bütün kuvvetleriyle yarışmaya ve ondan üstününü meydana getirmeye çalışırlardı. Bu dönem hicaz; şairlerin, belagat ve fesahat ustalarının binlercesinin olduğu bir dönemdir. Peki, niçin Kur’an’la yarışmaya kalkmadılar da söz ve yazı yerine kılıçla mücadeleye giriştiler. Kur'an'a getirecekleri küçük bir nazire onları davalarında haklı çıkaracak ve Efendimiz (S.A.V.) de, dedikleri ve diyeceklerinden vazgeçecekti. Her şey  bu kadar basitti. Oysaki böyle kolay bir yol dururken onlar, yolun en zorunu tercih etme durumunda kalmışlardı. Cevabı açık ve nettir. Kur’an’la mücadele mümkün olmadığından kılıçla mücadeleye girişmişlerdir.

Büyük şairleri Kur’an karşısındaki çaresizliklerini anlamışlardı. Muallaka (askı) şairlerinden Lebid (r.a.); Kur’an’ı dinledikten sonra “Artık bundan sonra bana şiir yazmak düşmez” demişti. Yine de bazıları Kur’an’a nazire yapmak cüretini gösterdiler. Onların ve günümüze kadar bazı cüretkârların bu çabaları acziyetlerini ispat etmekten başka bir anlama gelmemiştir.

Konuyu açmadan önce bir başka ayete kulak verelim;

“Ve lâ te’kulû mimmâ lem yuzkerismullâhî aleyhi ve innehu le fısk(fıskun), ve inneş şeyâtîne le yûhûne ilâ evliyâihim li yucâdilûkum ve in eta’tumûhum innekum le muşrikûn(muşrikûne).”

“Üzerine Allah'ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah'a ortak koşanlar olursunuz.” (Enam Suresi, 6/121.ayet)

Bu ayette geçen; “telkinde bulunurlar, fısıldarlar” diye meal verilen, le yuhune= vahyederler ifadesi ile “şeyatine… evliyaihim” şeytan evliyaları, şeytanların dostları ifadelerine dikkat edelim. Allah, şeytanların dostlarına bir şeyler fısıldamalarına, telkin etmelerine –imtihan gereği- izin veriyor. Şimdi bu şeytan evliyalarına ve sözlerine bakalım.

Dr. Osman Keskinoğlu’nun Diyanet İşleri yayınlarından çıkan;Kuranı Kerim Bilgileri, Ankara, 1987 eserinden KUR’AN-I KERİM’İ TAKLİDE KALKIŞANLAR (sayfa 188) başlıklı bölümü esas alarak özetleyelim.

İlk grup mütenebbi denilen yalancı peygamberlerdir. Bunlar şöhret ve mevki peşinde koşan zavallılardı. İslam’ın kılıç kuvvetinden fazla Kur’an-ı Kerim’in üstünlüğü ile yayıldığını görüp, aynı şeyi yapmaya kalktılar. Oldukça gülünç kafiyeli sözler söylemişlerdir. Mütenebbiler, peygamber taslakları ilk dönemde dört kişidir.

1- Müseylemetül- Kezzab, 2-Esvedül-Ansi, 3- Tuleyha el-Esedi, 4- Secah binti Haris

Bize ulaşan sözleri hala alay konusudur. Müseyleme, savaşta Müslümanlar tarafından öldürülmüştür. Esvedül-Ansi karısı tarafından öldürülmüştür. Tuleyha daha sonra Müslüman olmuştur. Peygamberlik iddiasında bir kadın olan Secah, önce Müseyleme ile evlendi. Sonra o da Tuleyha gibi Müslüman oldu.

Hz. Ebubekir, Hanife oğullarına baş eğdirdiğinde, onlardan “Müseylime’nin Kur’an’ından” bazı şeyler okumalarını istedi. Onlar okudular: “Fil / Öyle ya/ sen filin ne olduğunu nereden bileceksin / onun uzun bir hortumu var!” Şu örnek daha ilginç: “Siz ey iki kurbağanın kızı kurbağalar / Suyunuz temizlendi / Suyu kirletemezsin / içeni engelleyemezsin / Başın suda, kuyruğun çamurda / Toprağın yarısı bizim yarısı Kureyş’in / ama Kureyş saldırgan bir toplum.” İşte bir örnek daha: “Ekini ekenlere / ürünü biçenlere / daneyi savuranlara / un öğütenlere / ekmek pişirenlere / tirit yapanlara / donmuşunu da erimişini de silip süpürenlere yemin olsun / Yüncü bedevilere ve sizden önceki medenilere üstün kılındınız / Arkadaşınızı koruyun / Yardım dileyeni barındırın / İsteyenin işini görün.” (İbn Kesir, el-Bidaye, 6/331)

Müseyleme, mütenebbilerin belagat açısından en üstünü sayıldığı için örnek verdik. Diğerlerinin yazdıkları, söyledikleri birçok söz Taberi, İbni Kesir kitapları gibi kitaplarımızda bulunmaktadır.

5- Nadir bin Haris: Peygamberlik iddiasında bulunmadan, Kur’an’a muaraza yaptığını söylemiştir. Bir takım acem hikâyelerini toplayarak yutturmaya çalışıyordu.

6- Abdullah İbni Mukaffa: Mustafa Sadık; “Bunlar, İbni Mukaffa’ya iftiraya benzer. Çünkü İbni Mukaffa’ muarazanın muhal, imkânsız olduğunu herkesten iyi bilir bir ediptir. Birisi muarazanın mümkün olduğunu söylerse, anla ki, o adam ikiden biridir: Ya cahildir; ne yaptığını bilmez, kendini aldatıyor. Veyahut da âlimdir, muaraza yapılamayacağını bilir, fakat âlemi aldatıyor, hilebazın biridir. Bunun üçüncüsü olamaz." Ondan sonra gelen sapıklar, İbni Mukaffa'yı en beliğ bir edip bulduklarından: "Bu işi yapsa yapsa o yapabilir" dediler ve muaraza işini hemen ona yüklediler.

Kendilerine delil arayan zındıklar, en ilgisiz şeyleri muarazadan, Kur’an taklitlerinden sayıyorlardı. Hattâ işin garibi, bunu çok eskiye bile teşmil ettiler. Mesela bazı edebiyatçılar şunu yazdılar: Belagat numunesi tutulan Muallekat-ı Seb'a kasideleri Kur'an'ın fesahati karşısında sönük kaldıklarından Kâbe'den indirilmiştir. Ancak kız kardeşi itiraz ettiğinden İmriül-Kays'ınki kalmış. (Yâ erdü, iblâî mâeki) âyeti nâzil olunca bu defa kız kardeşi Kays'ınkini kendi eliyle indirmiş.

7-Ebül-Hüseyn Ahmet İbni Ravendi: Üçüncü Hicrî asırdaki bâtıl mezhep erbabından olup her hurafeyi nakleden bu adam, şeriata dil uzatıyordu. Bu adam, gömlek değiştirir gibi meslek değiştirmiştir. Şiaya katıldı. Oradan da atıldı, Mani oldu. Kelamcıdır. Batıl kıyasları onu aldatmış durmuştur. Ebul-Hüseyn Ahmed İbni Ravendi; falancanın kitabının mislini de halk yazamaz öyleyse onlar da mı halk aciz diye peygamber diyerek saçmalamıştır. Rafii pek yerinde olarak onun şu bâtıl kıyaslarına şöyle mukabele ediyor: "İbni Ravendi'nin her kıyası böyle muttarid ise, meselâ her eşek teneffüs eder,İbni Ravendî de teneffüs eder, o halde İbni Ravendî de bir eşektir.''

8- Ebu Tayyib Ahmed Mütenebbi(H. 354/M. 965): Seyfüd-Devlenin şâiri olan Ahmed b. el-Huseyin el-Cu‘fî’ye ‘mutenebbî: peygamberlik iddia eden’ takma adının verilişi hakkında iki görüş vardır: Birinci görüşe göre, sözlerindeki belâgatı beğendiği için Kur’an benzeri olduğunu ileri sürdüğü sûreler uydurmuş ve bunların kendisine geldiğine dair bedevîleri ikna etmiş; bu uydurma nebîliğini kullanarak bedevîleri kışkırtmış ve ayaklandırmıştır. Bu sebeple İhşitliler’in valisi Lu’lu’ tarafından 322/933 tutuklanarak iddiasından tövbe edinceye dek tutuklu kalmıştır. Ancak Bağdâdî (ö.463/1071)’nin aktardığına göre, Seyfu’d-devle’nin yanında kendisine bu olay hatırlatılınca inkâr etmiş ve kendisine kin besleyenlerin bunu uydurduklarını söylemiştir.

İkinci görüşe göre, Kur’an ayetlerine benzeterek şiirler nazmetmiş, bu sebeple ona bu lakap verilmiştir.

Mustafa Rafii Mütenebbi’nin söyledikleri için diyor ki: "Bunlar şair olan herkesin yapabileceği bir şey. Hattâ şiirleri bundan çok daha kuvvetlidir. Sonra zaten bundan vaz geçmiş, işi şiire dökmüştür. Bununla Kur'an'a muaraza yapılır mı? Mütenebbi, zaten büyük bir muharrir değildir. Kur'an'a muaraza yaparken bile bundan daha beliğini getiremiyor. Esvedül-Ansi ve Müseylime ondan daha fasih ve beliğ iken bu işi yapamadılar; hem Arapçanın fesahatının zirvesinde bulunduğu bir devirde. Şimdi çölde Mütenebbi bunu elbette başaramaz. Onun için o da vazgeçti. Çölde Beni-Kelb onun peygamberliğinin sökmeyeceğini anladı. Talihini başka yerde aradı.

9-Ebül-Alâ Maarrî(H. 449/M. 1057): "El-fusûl Vel-gâyât" eseriyle Kur'an'ı taklid ettiği söyleniyor. Bu eser eskiden bulunmuyordu. Şimdi bulunmuş ve tap olunmuştur. Eserde sûre ve âyetleri taklide nazire olarak söylendiği iddia edilen sözler vardır.Hakikaten Maarri Kur'an'a muaraza yaptı mı? Bu eskiden beri söylene geliyorsa da müdekkikler bunu kabul etmemektedir: "Bu adamcağıza iftiradan başka bir şey değildir." diyorlar.

Görülüyor ki, Müseylime ve hempalarının saçmaları insanı güldürmekten başka bir şeye yaramıyor. İbni Mukaffa', Ebül-Alâ gibi ediplere ise yapıştırılan töhmet bir gizli maksadın mahsulüdür. Şöhreti olan bu ediplere bu töhmeti fırlatmakla zındıklar, Karâmıta ve bâtıniye gibi fırkai dâlle erbabı bir maksat güdüyorlar, onları da kendi taraflarında göstermek istiyorlardı. Aslı faslı olmayan dâvalar uyduruyorlardı. Müşrikler, Yahudiler, Kur'an'ın karşısında mağlûp oldukları gibi bunlar da şüphesiz mağlûp olup yerlere serildiler.

“Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken "Bana da vahyolundu" diyenden ve "Ben de Allah'ın indirdiği âyetlerin benzerini indireceğim" diyenden daha zalim kim vardır! O zalimler, ölümün (boğucu) dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara: "Haydi canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamış olmanızdan ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezalandırılacaksınız!" derken onların halini bir görsen!” (Enam Suresi, 6/93) 

10-Mirza Gulâm Ahmet Kadiyani:Gulâm Ahmet (H. 1252-1326/M. 1836-1908) Pencap'ta Kadyan şehrinde doğmuş, İngiliz siyasetine âlet olmuştur. 1876'da güya kendisine ilk vahiy gelmiş, 1882 senesinde dâvasını ilân etmiş, bir beyanname neşrederek kendisinin Mesihi Mev'ud! Mehdiyi Muntazar Nebiyyi Zıllî (Gölge Peygamber) olduğunu ortaya atmıştır. Dini İngiliz siyasetine âlet yapan bu adam, Kadiyanî'lik namındaki mezhebi kurmuş, birçok tuhaf fikirler ileri sürmüştür.

Gulam Ahmed seci'li cümleler yaparak ortaya bir eser koymuş ve bunun bir Kur'an olduğunu ileri sürmüştür. Azıcık Arapça bilenler bu eserin gerçek Kur'an'ın bazı kelimelerini alıp ve kendisinden de bir şeyler ilâve ederek ortaya getirmiş olduğunu anlarlar.

Son asırlarda türeyen İngiliz yapımı Babîlik, Bahaîlik gibi Kadiyanîlik de bir yalancı peygamberlik hareketidir. O da kendisine gökten vahiy geldiğini söyler ve Hazreti Muhammed (s.a.s.)'e indiği gibi kendisine de Kur'an indiğini ileri sürer.

Gulâm Ahmed, bu bâtıl dâvasına kalkıştığı zaman 1897 senesinde Pencap'taki Türkiye Sefiri Hüseyin Kami, onu münakaşaya çağırmış, Gulâm gelmemiş, kendisi gitmiş, onun bu saçma vahiylerini dinledikten sonra, Lâhur gazetelerinde Gulâm Ahmed'in saçmalarını inkâr ederek makale neşretmişti. Müslümanların bu deccala uymamalarını söylemişti. Fakat acaib garaib şeyler meraklısı çok. Ona da uyanlar var...

[Bunların dışında İngilizlerin Muhammed bin Abdülvehhab'a(1703- 1787)  kurdurduğu Suudi Arabistan’ın resmi mezhebi Vehhabiliğe, Fransızların Fas’lı Ahmed Ticani’ye (1737-1815) kurdurdukları Fransız yanlısı Ticaniliğe, Osmanlıyı son dönemde uğraştıran Sudan Mehdisi gibi mehdilik iddiası ile ortaya çıkanlara, günümüzde her gün yenisi çıkan İslamcılık hareketlerinin menşeylerine dikkat etmek gerekir.]

Yukarıda meydan okuma ayetlerini yazarken eksik kalan Kasas Suresinin 49 ve 50. ayetlerini de buraya ekleyip bu konudaki son sözlerimizi söyleyelim. “49. (Resûlüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (bana ve Musa'ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım! 50. Eğer sana cevap veremezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir! Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.” ( Kasas Suresi, 28/49 ve 50)

Bir sözün peygamberimize ait olmadığının en kesin delili düzgün ifade edilmeyişidir. Çünkü o mükemmel konuşurdu. Hadis-i Şerifler Kur’an-ı Kerim’den sonra Arapçanın en güzel örnekleri kabul edilir. Arapçayı mükemmel konuşan Peygamberimizin mübarek ağzından dökülen veda hutbesini okurken nazil olan veda ayeti ile veda hutbesi arasındaki üslup farkı ve Allah kelamının üstünlüğü açıktır. İkisinin de metni evlerimizde bulunuyor. Güzel bir belagat örneği olan veda hutbesinin Arapçası ile Kur’an’daki veda ayetini (Maide suresi, 5/3.ayet) okumak farkı ve Kur’an’ın üstünlüğünü anlamak için yeterlidir.

Peygamberlik iddia edenlerin (mütenebbilerin) ve diğer Kur’an’a nazire yazmaya kalkanların durumu ise bir çocuğun kuş resmi çizip, bak ben de kuş yaptım demesine benziyor. Çocuğun çizdiği kuş resmi ile gerçek kuşun farkı ne ise bunların yaptıkları ile Kur’an’ın farkı da öyledir.

Bir önceki yazımızda Kur’an’ın i’cazı (mucize oluşu) ile ilgili kısaca bilgi vermiştik. Onun için bu konuyu geçerek asıl son yüz yıl içinde bu konuda yapılan iki deneme ve hezimetten özellikle Amerikalıların yaptıklarından bir sonraki yazıda, -Allah nasip ederse- bahsetmek üzere Allah’a emanet olun.

İrfan KARAOĞLU

Yorum ekle

ÖNEMLİ HATIRLATMA: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imlâ kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan veya TAMAMI BÜYÜK HARFLERLE YAZILMIŞ yorumlar onaylanmaz. Ayrıca suç teşkil edecek hakaret içerikli yorumlar hakkında muhatapları tarafından dava açılabilmektedir.


kaymakamlik logo belediyelogo kucuk  ortalica logotbstodeftosyadertosyadevlethastanesitosyaghsi klogotosyalidertosyamyo logotosyatsotosya mem logotsof logo1ziraatodasi

2013 © Copyright TosyaHilal. Her hakkı saklıdır.